Yusuf Enes'in arkadaşlarından birinin annesi ile babası, bundan birkaç yıl önce birlikte yaşantılarına son vererek ayrılmışlar. Yusuf Enes bir gün evden dışarı çıkarken bana bir soru sordu:
- Anne, arkadaşımın annesi şel babası neden ayrılmışlar?
- Anlaşamamışlar, o yüzden ayrılmışlar oğlum...
- Peki nasıl ayrılmışlar?
- Konuşmuşlar, ayrılmaya karar vermişler ve ayrılmışlar...
- Peki anlaşamıyorlarsa nasıl karar vermişler?
- ... Galiba o konuda anlaşmışlar...
03 Ekim 2009 Cumartesi
16 Ağustos 2009 Pazar
Hamarat Hanım

Ben bir işle meşgul iken Berra'nın da "Ben deeeee..." diye bağırmadığı gün yok diyebilirim. Yemek yaparken "Pişiiiicem..." diyerek gidip bir kaşık alıp geliyor. Buyrun ocak başına! Toz alırken "Siiicem..." diye diye elimdeki toz bezini zorla alıyor, ya da ben baştan pes edip iki tane toz bezi ile işe başlıyorum. Eğer lavabonun başında bir şeyleri yıkmakla meşgulsem ve Berra da farketmişse "Yıkaaacam..." diye yanıma çıkmaya çalışıyor. Ve bunun gibi neler neler... Süpürürken ne yaptığını yazmama gerek yok, sanıyorum resimler yeterince açıklayıcı...Her ne kadar anneler olarak bu tür karışmalardan hoşlanmayıp, bunları işimizi vaktiyle bitirmemize engel olan sinir bozucu müdahaleler olarak görsek de, yavrularımızın merak içinde bizi ve yaptıklarımızı seyrediyor, bizi tanıyor, hatta o sırada hayat tarzımızı benimsiyor, hayatı keşfediyor olduğunu hatırlamak gerek belki de...
Düşünün ki, o sırada "Çekil be çocuğum ayağımın altından... Bir bitiremedim şu işi..." diye bağırdığımızda, belki bir hazineyi keşfetme heyecanı ile yanımıza sokuluvermiş meraklı yavrumuzun tüm merakını kursağında bırakarak, belki ondan sonraki hayatında merak etmekten korkar hale bile getirebiliriz. Onun merak duygusuna ilk darbeyi vuran biz olmuş oluruz ve sonra okul hayatı başladığında da "Bir çocuk hiç mi bir şeyler öğrenmek istemez, hiç mi merak duymaz!... Bilmiyorum ne olacak bu çocuğun hali..." yakınmalarında bulunmak kaçınılmaz olur.
Velhasıl, izleyeceğimiz dizinin saati geçiyor diye, komşularla otumanın vakti yaklaşıyor diye çabucak bitirivermeye çabaladığımız işlerimizin arasında kaynayan çocuklar, kanayan yaralar olmadan tedbirimizi almak gerek sanırım... Ne kadar ucuz değerler için ne kadar büyük kıymetleri heba ettiğimizin farkına varmalı belki de... Sonunu merak ettiğiniz dizi nerede, .ocuğunuzu hayat boyu yeniliklere tetikleyecek merak duygusu nerede...
13 Ağustos 2009 Perşembe
Vitrin süsleri



Berra ve Enes geçtiğimiz kış sezonunda zamanlarının ibr kısmını küçük gümüşlükte geçirdiler. O ufacık yere girip havasız kalmak nasıl bir keyif verdi onlara bilemiyorum ama acayip eğlendiler. Berra, abisi okuldayken zaman zaman salona gelip vitrini göstererek "Aç, aç..." komutuyla kapağı açtırıyor, bir güzel içine yerleşiyordu. Ne garip, biz çocuklarımıza geniş, kocaman odalar yapma hayalleri kuruyoruz, onlar mini minnacık alanlarda bizim hafsalamıza sığmayan mutlulukları yaşıyorlar. Acaba biz kendi hayallerimizin peşinde mi koşuyoruz "Çocuklar için yapıyorum..." dediğimiz her şeyde? Sanıyorum kendi hayallerimiz çocuklarımızınki ile örtüştüğünde gerçekten mutlu edebileceğiz onları...
Artık bizim minikler ne düşündü, ne hissetti bilmiyorum ama ben vitrinimin bu süslerinden pek bir memnun kaldım... Bir süre sonra bıktılar orada oynamaktan ama ben bu hallerini hatırlamaktan bıkmayacağım sanırım... Ve belki de bundan sonra çocukların çılgınca fikirlerine "Aman eşyalarım çizilmesin, vazolarım kırılmasın, halılarım kirlenmesin..." telaşıyla değil de, vitrini süslediklerinde yaşadıkları ve yaşattıkları keyfi hatırlayarak, belki büyük bir heyecanla yaklaşacağım...
05 Ağustos 2009 Çarşamba
YÜZ...
Daha küçükken öğrenmiştim; Cennet'e gidenler arasında bile Allah-ü Teala'nın Cemal'ini göremeyenler olacakmış. Herkes mertebesine göre ya sadece bir kere görecek, ya uzun zaman aralıklarıyla görecek, ya daha sık görecek, ya da kimileri de sürekli Cemalullah ile müşerref olacakmış. Cennet'in de azabı varmış; O'nu görememek...
Ama bu haksızlık diye düşünürdüm o zamandan beri. Hani Cennet'te her istediğimiz olacaktı... Cennet'e gideceğimiz de belli değil ama gidersek en azından orada azap olmadığına inanmak istiyordum. Aramıza nasıl bir set çekilecek, gözümüzün önüne nasıl bir perde inecek ki, görmek isteyeceğiz ama göremeyecek ve bunun azabını yaşayacağız... Anlamıyordum...
Ama artık anlıyorum... Hani bir dostunuza, sevdiğiniz, değer verdiğiniz birine karşı bilerek ya da bilmeyerek büyük bir ayıp yaparsınız ya... Farkına vardığınızda utancınızdan kendi kendinizi yersiniz nasıl ben bunu yaptım diye. Ama olmuştur bir kere ve geri dönüşü de yoktur. Aklınızdan filmlerdeki geçmişe gitme kurgularının gerçek olması geçer durur hani.
İşte böyle bir haldeyken karşınıza kusur ettiğiniz kişi gayet mütebessim bir şekilde çıkıverse... Hiç bir şey olmamış gibi davransa... Onun merhmetinin karşısında kat be kat mahviyetiniz artıyor olsa... Kısacası öyle birine öyle bir hata yapmış olsanız ki, siz hatanın büyüklüğünü farkettikçe onun da merhameti artıyor olsa... Onun merhameti arttıkça sizin mahcubiyetiniz artıyor olsa... Bakabilir misiniz yüzüne? Onun yüzüne bakmaya yüzünüz olur mu?
Yeter artık, bu kadar da merhametli olma, eziliyorum diyesiniz gelir. Ama diyemezsiniz... Ve bakamazsınız... Kaldıramazsınız onun hoşgörüsünün genişliğini ve bakamazsınız işte...
Anladım... Ve Allah'a karşı da eğer O'nun Cennet'e layık kullarından olabilsem bile, o an geldiğinde yüzümün olmayacağını farkettim. O'nun Cemal'i ile karşılaşmaya, O'nun Rahmet'inin sonsuzluğu ile yüzleşmeye yüzüm olmayacak... Ve O'nun ile benim aramdaki perde "kendim" olacağım... Vazifeli melekler gelip de "Süren doldu, artık bakamazsın" ya da "Sen bir defa görebilirdin, ikincisi sana yasak" demeyecek... Ben kendim bakamaz olacağım, anladım...
O zaman daha vade dolmadan Beraat Kandili'ne ulaştığımıza göre, o anki mahcubiyeti şimdiden yaşamaya başlasak, madem son ana kadar affedilme umudu ile yaşıyoruz, af dilesek bugünden, belki o gün yüzümüz olur...
Hayatımızın her anında bize Sonsuz Esma'sının cilvelerini gösteren bir Rabb'e karşı "Yaşıyoruz işte, zamanımızı geçiriyoruz..." diyenlerden olmamak için yalvaralım bu gece. Bize biçtiği Kader ile neleri öğrettiğini görmezden gelerek "Elbet bir gün Kader bize de güler..." isyanlarını yaşayanlardan olmamak için yalvaralım... Ve kim bilir herkes kendi dünyasında neler neler için yalvaracak...
Allah'ım! Ben bu gece Sen'den hakkıyla beraat dilemeyi istiyorum. Beraatin bu gece yağdığını iliklerime kadar hissetmek istiyorum. Ve beraate ne kadar muhtaç olduğumu doyasıya yaşamak istiyorum. Sana yalvarmak, yakarmak istiyorum... İçimi sadece Sana dökmek istiyorum... Tüm yaralarımı Sana sunmak, merhemini Sen'den dilemek istiyorum... Allah'ım, bugün gaflet perdesini üzerimden kaldır ki, istediklerime bir nebze erebileyim... İstediklerimi yapamayacak kadar acizim gaflete karşı... Sen diri tut ruhumuzu bu gece Allah'ım!...
Ama bu haksızlık diye düşünürdüm o zamandan beri. Hani Cennet'te her istediğimiz olacaktı... Cennet'e gideceğimiz de belli değil ama gidersek en azından orada azap olmadığına inanmak istiyordum. Aramıza nasıl bir set çekilecek, gözümüzün önüne nasıl bir perde inecek ki, görmek isteyeceğiz ama göremeyecek ve bunun azabını yaşayacağız... Anlamıyordum...
Ama artık anlıyorum... Hani bir dostunuza, sevdiğiniz, değer verdiğiniz birine karşı bilerek ya da bilmeyerek büyük bir ayıp yaparsınız ya... Farkına vardığınızda utancınızdan kendi kendinizi yersiniz nasıl ben bunu yaptım diye. Ama olmuştur bir kere ve geri dönüşü de yoktur. Aklınızdan filmlerdeki geçmişe gitme kurgularının gerçek olması geçer durur hani.
İşte böyle bir haldeyken karşınıza kusur ettiğiniz kişi gayet mütebessim bir şekilde çıkıverse... Hiç bir şey olmamış gibi davransa... Onun merhmetinin karşısında kat be kat mahviyetiniz artıyor olsa... Kısacası öyle birine öyle bir hata yapmış olsanız ki, siz hatanın büyüklüğünü farkettikçe onun da merhameti artıyor olsa... Onun merhameti arttıkça sizin mahcubiyetiniz artıyor olsa... Bakabilir misiniz yüzüne? Onun yüzüne bakmaya yüzünüz olur mu?
Yeter artık, bu kadar da merhametli olma, eziliyorum diyesiniz gelir. Ama diyemezsiniz... Ve bakamazsınız... Kaldıramazsınız onun hoşgörüsünün genişliğini ve bakamazsınız işte...
Anladım... Ve Allah'a karşı da eğer O'nun Cennet'e layık kullarından olabilsem bile, o an geldiğinde yüzümün olmayacağını farkettim. O'nun Cemal'i ile karşılaşmaya, O'nun Rahmet'inin sonsuzluğu ile yüzleşmeye yüzüm olmayacak... Ve O'nun ile benim aramdaki perde "kendim" olacağım... Vazifeli melekler gelip de "Süren doldu, artık bakamazsın" ya da "Sen bir defa görebilirdin, ikincisi sana yasak" demeyecek... Ben kendim bakamaz olacağım, anladım...
O zaman daha vade dolmadan Beraat Kandili'ne ulaştığımıza göre, o anki mahcubiyeti şimdiden yaşamaya başlasak, madem son ana kadar affedilme umudu ile yaşıyoruz, af dilesek bugünden, belki o gün yüzümüz olur...
Hayatımızın her anında bize Sonsuz Esma'sının cilvelerini gösteren bir Rabb'e karşı "Yaşıyoruz işte, zamanımızı geçiriyoruz..." diyenlerden olmamak için yalvaralım bu gece. Bize biçtiği Kader ile neleri öğrettiğini görmezden gelerek "Elbet bir gün Kader bize de güler..." isyanlarını yaşayanlardan olmamak için yalvaralım... Ve kim bilir herkes kendi dünyasında neler neler için yalvaracak...
Allah'ım! Ben bu gece Sen'den hakkıyla beraat dilemeyi istiyorum. Beraatin bu gece yağdığını iliklerime kadar hissetmek istiyorum. Ve beraate ne kadar muhtaç olduğumu doyasıya yaşamak istiyorum. Sana yalvarmak, yakarmak istiyorum... İçimi sadece Sana dökmek istiyorum... Tüm yaralarımı Sana sunmak, merhemini Sen'den dilemek istiyorum... Allah'ım, bugün gaflet perdesini üzerimden kaldır ki, istediklerime bir nebze erebileyim... İstediklerimi yapamayacak kadar acizim gaflete karşı... Sen diri tut ruhumuzu bu gece Allah'ım!...
01 Ağustos 2009 Cumartesi
Yüzyılın Tesettür Modası !!!
Şimdiye kadar yoktuk... Vardık da, sessizlik içinde devam ediyorduk. Bundan sonrası için de bir garanti verememekle beraber nereden başlasak kardır düşüncesiyle geri geldik. Blogların güzel paylaşımlara vesile olduğunu düşündüğümden, vefalı bir blog takipçisi ve düzenli bir blog yazarı olamasam da, devam etmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bir süre bugüne kadarki biriktirdiklerimizi özetlemekle geçebilir. Bugüne ulaşmamız zaman alabilir. Artık paylaştığımız geçmişse de, şimdiyse de, gelecekse de, paylaşıldığı sürece çok güzel... Nice paylaşımlarımızda buluşmak temennisiyle başlayalım tekrardan...

Berra benim namaz kılarken, dışarı çıkarken başımı örttüğümü görünce, eline tülbentimsi bir parça geçer geçmez başına doluyordu birkaç aydır. Ben de madem hevesleniyor, bir deneyeyim dedim. Hanımefendinin pek hoşuna gitti ama tabi hoşnutluğu çok da uzun sürmedi. İşte sona ermeden hemen önce alel acele çekilmiş fotoğraflar...

06 Mayıs 2009 Çarşamba
Ne kadar "şefkatli" bir annesiniz?
Şefkat deyince annemiz aklımıza gelir. Ve çocuklarımızın da aklına biz geleceğiz onlar bu kelimeyi duyduğunda. Çünkü şefkatin en çok hissedildiği yer, anne yüreğidir. "Karşılıksız" sevginin adıdır şefkat. Hiç bir menfaat gözetmeden, hiç bir karşılık beklemeden sevmektir.
Peki yavrularımızın bize emanet edilmesi ile birlikte tadına baktığımız şefkati ne kadar yaşatıyoruz acaba? Ne kadar şefkatliyiz biz?
Çocuğumuzu çok seviyoruz. Çünkü çok akıllı, bizi hiç üzmüyor, bir dediğimizi iki etmiyor, ileride yüzümüzü kara çıkartmayacak gibi duruyor, koltuklarımızı kabartıyor... Hani biz "karşılıksız" sevme kabiliyetine sahiptik? Çocuğumuza olan sevgimiz "çünkü"lü cümlelerle devam ediyorsa, burada şefkat perdesi altında başka duygular dolaşıyor demektir.
Çocuğumuz bir bardak kırdığında bize iş çıkardığı için sinirleniyorsak, sınavından zayıf aldığında artık onunla gurur duyamayacağız diye sızlanıyorsak, beklediğimiz gibi, olmasını istediğimiz gibi biri olmadığında, bizim istediğimiz tercihleri yapmadığında artık defterden silmeye hazırlanıyorsak... Yüreğimizdeki şefkatin hala orada olup olmadığını kontrol etme zamanı gelmiş demektir. Şefkat var ise beklenti olmaması gerekir. Bir karşılık bekleyerek beslenen sevgi, şefkat değildir.
Çocuklarımız bizim ne paramıza, ne yedirdiğimiz yemeğe, ne giydirdiğimiz kıyafete muhtaç olarak geldi bu dünyaya. Onlar bizim karşılıksız sevgimize, şefkatimize muhtaç olarak doğdular. O halde, hayal kırıklığına uğratmayalım... Ve sonunda hayal kırıklığına uğrayan, biz olmayalım...
Peki yavrularımızın bize emanet edilmesi ile birlikte tadına baktığımız şefkati ne kadar yaşatıyoruz acaba? Ne kadar şefkatliyiz biz?
Çocuğumuzu çok seviyoruz. Çünkü çok akıllı, bizi hiç üzmüyor, bir dediğimizi iki etmiyor, ileride yüzümüzü kara çıkartmayacak gibi duruyor, koltuklarımızı kabartıyor... Hani biz "karşılıksız" sevme kabiliyetine sahiptik? Çocuğumuza olan sevgimiz "çünkü"lü cümlelerle devam ediyorsa, burada şefkat perdesi altında başka duygular dolaşıyor demektir.
Çocuğumuz bir bardak kırdığında bize iş çıkardığı için sinirleniyorsak, sınavından zayıf aldığında artık onunla gurur duyamayacağız diye sızlanıyorsak, beklediğimiz gibi, olmasını istediğimiz gibi biri olmadığında, bizim istediğimiz tercihleri yapmadığında artık defterden silmeye hazırlanıyorsak... Yüreğimizdeki şefkatin hala orada olup olmadığını kontrol etme zamanı gelmiş demektir. Şefkat var ise beklenti olmaması gerekir. Bir karşılık bekleyerek beslenen sevgi, şefkat değildir.
Çocuklarımız bizim ne paramıza, ne yedirdiğimiz yemeğe, ne giydirdiğimiz kıyafete muhtaç olarak geldi bu dünyaya. Onlar bizim karşılıksız sevgimize, şefkatimize muhtaç olarak doğdular. O halde, hayal kırıklığına uğratmayalım... Ve sonunda hayal kırıklığına uğrayan, biz olmayalım...
Bir soru
Yusuf Enes soruyor:
İnsanlar Cennet'e gidince her istedikleri olacakmış ya, eğer Cennet'e gidince bu dünyaya dönmek istesek dönebilir miyiz?
Cevabı bilenler parmak kaldırsın!
İnsanlar Cennet'e gidince her istedikleri olacakmış ya, eğer Cennet'e gidince bu dünyaya dönmek istesek dönebilir miyiz?
Cevabı bilenler parmak kaldırsın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
